Kategori: Ana Menü

Deport Nedir?

Deport kararı kaldırma ile ilgili sorular uygulamada sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Deport kararı Türkiye’de bulunan yabancıların sınır dışı edilmeleri ve haklarında Türkiye’ye giriş yasağı konulması anlamına gelir.

Yabancının Türkiye içerisinde vize ihlali yapma, kanuna, ahlaka aykırı faaliyetlerde bulunma, ulusal güvenlik veya sağlık için tehlikeli olma, çalışma izni olmaksızın çalışma gibi faaliyetleri sürdürmesi sonucunda deport edilmesi söz konusu olur.

Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı olmayan kişiler Türk hukuk düzeni içerisinde yabancı olarak kabul edilir. Yabancılar yine de hukuki olarak farklı statülere sahiptir. Ancak kişinin yabancı kabul edilmesindeki temel unsur vatandaşlığının olup olmamasıdır.

Hakkında deport kararı verilip sınırdışı edilen yabancının bir daha Türkiye’ye giriş yapabilmesi için giriş yasağının kalkması yani deport kararının kaldırılması gerekir. Deport kararının kaldırılması yabancılar için önemli bir durum arzeder. Çünkü deport edilen kişiler eşlerinden çocuklarından ayrı yaşayabilmekte veya gönderildikleri ülkelerde sıkıntılı şartlarla karşılaşabilmektedir.

Deport Edilme (Sınırdışı Edilme) Sebepleri

Deport kararının kaldırılması konusunda en önemli unsur deport kararının hangi gerekçeye dayanılarak verildiğidir. Buna bağlı olarak kişi kısa süreliğine deport edilebileceği gibi ömür boyu yurda girişi de yasaklanabilir. Deport olma nedenleri çok çeşitli olabileceği gibi en çok karşılaşılan nedenler olarak vize süresini aşma veya oturma izni süresini uzatmama hallerini söyleyebiliriz.

En temel neden olarak yabancıların Türkiye içerisinde hukuka aykırı faaliyetlerini söyledik. Buna bağlı olarak uygulamada şu nedenlerle karşılaştığımızı söyleyebiliriz:

  • Yabancının oturma izni olmasına rağmen çalışma izni almaksızın Türkiye’de çalışıyor olması. Yani kaçak çalışan yabancı deport edilmektedir.
  • Türkiye’de bulunmak için aldığı vizenin süresinin dolmuş olmasına rağmen ülkeden çıkış yapmayan yabancı vize ihlali yapmış olur ve sınırdışı edilir. (Vize ihlali olarak adlandırılan bu durumda eğer yabancı vize ihlali cezasını öder ve çıkış giriş yapar ve devamında 10 gün içerisinde oturma iznine başvurursa deport edilmez.
  • Oturma izni süresi dolmasına rağmen bunu uzatmayan yabancı yakalanarak sınır dışı edilir.
  • Yabancılar bazen Türkiye’de belirli hakları elde etmek için muvazaalı evlilik yaparlar. Bu sahte evlilik tespit edilirse yabancı gene sınır dışı edilir. Ayrıca hakkında V70 tahdit kodu işlenir.
  • Yabancı kişi Türkiye’de fuhuş gibi ahlaka aykırı eylemlerde bulunmuşsa yakalanarak deport edilir.
  • Yabancının suç işlemesi ve hapis cezasına mahkum edilmesi de bir sınır dışı edilme sebebidir. Terör örgütü üyesi veya sempatizanı olan yabancı da bu kapsamda deport edilebilecektir.
  • Türkiye’ye kaçak yollarla veya sahte evraklarla giren kişilerin sınırdışı edildiği de görülmektedir. Hakkında deport kararı olan bir kişi Türkiye’ye her nasılsa yasaklı giriş yapmışsa gene sınır dışı edilir.
  • Yabancının, toplum sağlığını tehlikeye sokacak bulaşıcı bir hastalığa yakalandığı tespit edilirse gene hakkında deport kararı verilebilir.
  • Uluslararası koruma başvurusu reddedilen yabancılar ile bu koruma statüleri sona eren yabancılar için de deport edilmeleri söz konusu olacaktır.

Burada saydığımız nedenler sınırlı değildir. Yabancının başka nedenlere dayalı olarak deport edilmesi de mümkündür. Yurt dışı edilme nedenine bağlı olarak yurda giriş yasağı süresi de belirlenir. Dediğimiz gibi her nedene bağlı olarak farklı süreler vardır.

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye giriş yasağı ile ilgili yeni düzenlemeler yapılmıştır. Buna göre artık kişinin Türkiye’ye girişi 1 ay ile 5 yıl arasında yasaklanabilmekte ve her bir kısıtlama için farklı sonuçlar doğabilmektedir.

Bazı durumlarda sınır dışı edilen kişi için sınır dışı edilme nedenine bağlı olarak yabancı tahdit kodu konur. Bu nedenle yabancı hakkında işlenmiş kodun kaldırılması önem arzeder. Bu sürecin bir avukat yardımı ile sürdürülmesi de aynı önemdedir.

Deport Kararını Kim Verir?

Yabancının deport edilmesine Göç İdaresi Genel Müdürlüğü veya ilgili valilik karar verir. Burada kişiye bir yurda giriş yasağı süresi belirlenir ve bu sürenin belirlenmesinde idarenin yetkisi çok geniştir. Ancak buna rağmen gene kanunda öngörülen sınırlar içerisinde bir süre belirlenecektir.

Bahsedildiği gibi idarenin yetkisi geniştir ve bu yetki bazen fevrice kullanılmaktadır. Ancak bu şekilde kullanılan yetkiye karşı ise yargı yolu açıktır.

Deport Kaldırma İşlemleri

Kural olarak hakkında sınır dışı edilme kararı olan kişi, yani deport edilen yabancı, yurda giriş yasağı süresi dolmadan Türkiye’ye giriş yapamaz. Ancak bu durumun bazı istisnaları vardır. Yani her zaman bu sürelerin dolmasını beklemeye gerek yoktur.

Deport kaldırma işlemleri iki türlü olabilir.  İlk olarak yabancı meşruhatlı vize almış olabilir. Bu vize ile hakkında verilen sınır dışı süresi dolmadan ülkeye giriş yapabilir. İkinci olarak da yabancı, hakkında verilen deport kararının iptalini idare mahkemesinden dava yolu ile talep edebilir. Aşağıda bu iki yolu ayrıntıları ile anlatacağız.

Meşruhatlı Vize Alarak Deport Kaldırma

Deport kararına rağmen Türkiye’ye yabancının giriş yapabilmesinin bir yolu meşruhatlı vize alınmış olmasıdır. Hakkında deport kararı uygulanmış bir yabancı, evlilik dolayısıyla, eğitim – araştırma dolayısıyla, çalışma – tedavi dolayısıyla alacağı meşruhatlı vize sayesinde süresi dolmamış olmasına rağmen Türkiye’ye giriş yapabilir. Bu saydığımız vizelerin alınabilmesi için söz konusu sebeplere dayanak teşkil eden evraklar vize başvurusu sırasında belgelenmelidir. Aksi halde başvuru reddedilir.

Meşruhatlı vize davetiyesi başvurusunu uzmanı olmayan kişiler yaptığında genelde ret kararı gelmektedir. Bu işlemleri mutlaka daha önce çalışmış bir avukat ile yürütmeniz sağlıklı olacaktır.

Bazı kişilerin meşruhatlı vize talep etmeleri mümkün olmaz. Burada terör örgütü üyeliği ve devlet aleyhine faaliyet gösterme gibi nedenlerle sınır dışı edilme durumları kastedilmektedir. Bu kişiler meşruhatlı vize talep ederek ülkeye giremez ancak idare mahkemesinde deport kararının iptali talepli bir dava açmaları ve bu davanın başarıya ulaşması sonucunda deport kararı kaldırılır ve Türkiye’ye giriş yapabilirler.

Deport Kararına Karşı Dava Yolu

Deport kararına itiraz, dava yolu ile gerçekleştirilebilir. Deport kararı idarenin aldığı bir karar olması dolayısıyla idari işlem niteliğindedir. İdari işlemlerin iptali için idare mahkemesinde iptal davası açılmalıdır. İdarenin gerçekleştirdiği bütün iş ve işlemler yargı denetimine tabi tutulabilir. İdarenin bu işlemleri yargıya taşınmadığı müddetçe hukuka uygun kabul edilir.

Eğer bir yabancı hakkında deport kararı alınmışsa, kararı alan idare ilgili yabancıya veya bu yabancının yasal temsilcisine kararı gerekçeli olarak tebliğ eder.

Sınır dışı edilme kararı kendisine uygulanmak istenen yabancı bu çerçevede hakkında verilen deport kararının hukuka aykırı olduğunu iddia ederek idare mahkemesinde iptal davası açabilir. Burada sınırdışı etme kararına itiraz niteliğindeki bu davayı açabilmek için 7 günlük hak düşürücü süre söz konusudur. Deport kararının kendisine tebliğ edilmesinden itibaren 7 gün içinde bu davayı açmalıdır.

DİKKAT!: Bu kararı tebliğ alan yabancı dava konusunda oldukça hızlı hareket etmelidir. Çünkü dava yoluna gitmek isteyen yabancı avukata gittiğinde avukatın yapacağı ve zaman alan bir çok işlem (il göç idaresi ile yazışma, olaya göre başka yerden toplanacak belgelerin toplanması, gerekli karar araştırması, dilekçe yazımı, dava açılması) mevcuttur.

Genel olarak bu karara karşı idare mahkemesinde açılan iptal davası deport işleminin uygulanmasını durdurur. Yani mahkeme bir karar verene kadar kişi sınır dışı edilemez ve Türkiye’de kalmaya devam edebilir. Bu yabancı için oldukça iyi bir haktır.

Bazı durumlarda sınır dışı edilen kişi için sınır dışı edilme nedenine bağlı olarak kod konur. Örneğin G-87, V-70 kodları gibi. Bu kodların kaldırılması da ancak idare mahkemesinde açılacak davaya bağlıdır. Bu konuyu yukarıda linkini verdiğimiz yazımızda ayrıntılı açıklamıştık.

Sınır Dışı Edilme İşlemleri ve Süreci

Hakkında deport edilme sebepleri gerçekleşen yabancı kolluk kuvvetleri tarafından yakalanmış olabilir. Resmi bir kurumun durumu farketmesi üzerine kolluk kuvvetlerine durum ihbar edilmiş olabilir. Yahut yabancı kendi isteği ile kolluk kuvvetlerine durumu bildirerek ülkeyi terk etmek istediğini bildirebilir.

Yakalanan yabancı öncelikle hastaneye götürülerek muayene yapılır. Sonrasında İl Göç İdaresinin bu tarz durumlar için belirlediği bir yere götürülür. Burada yabancı kişinin deport edilmesine ilişkin evraklar hazırlanır.

Yabancı bu aşamada da (henüz karar çıkmadan) avukat tutabilir, görüşebilir, sınırdışı kararı çıkmaması için avukatının İl Göç İdaresi ile görüşmesini sağlayabilir veya gerekli evrakları alarak karara itiraz etmesini sağlayabilir.

Belgeleri tamamlanan yabancı geri gönderme merkezine gönderilir. İstanbul’da yabancı kadın Silivri Geri Gönderme Merkezine gönderilirken yabancı erkek Çatalca Geri Gönderme Merkezine götürülür. Geri gönderme merkezine bu şekilde nakledilen yabancı işlemleri bittiğinde ve dava da açmamış ise ülkelerine gönderilmesi sağlanır. Bazı durumlarda ise yabancının istediği başkaca bir ülkeye gönderilebilir.

Terke Davet (Terke Çağrı) Nedir?

Deport edilmeleri için gereken şartlar oluşan yabancı eğer kendisi kolluk kuvvetlerine sınır dışı edilmek üzere başvurursa veya avukat aracılığı ile deport değil de terke davet verilmesine karar verilmesini sağlar ise geri gönderme merkezine götürülmek zorunda kalmayabilir. Bu yabancılar için terke davet isimli hukuki prosedür söz konusu edilir ki bu çok daha iyidir. Hakkında terke davet prosedürü işletilen yabancıya Türkiye’den ayrılması için en az 15 günlük mühlet tanınır. Bu sürenin üst sınırı 30 gündür.

Terke davet için yabancının illa kendi durumunu kolluk birimlerine bildirmiş olması şart değildir. Normal şartlarda vize ihlali tespit edilmiş ve hakkında idarece deport kararı verilmiş kişi de terke davet edilebilir. Bu durum idarenin takdirindedir.

Bununla beraber yabancı kolluk kuvvetlerine kendi rızası ile durumu bildirmişse her zaman terke davet kurumu hükümleri bu yabancı hakkında uygulanacak diye bir kural da yoktur. Burada deport edilme şartları gerçekleşmiş olan yabancının özel durumuna, geçmişine vb. subjektif özelliklerine bakılır.

Deport edilecek kişi için kaçma, saklanma şüphesi, yasaklı giriş çıkış yapmış olmaları,sahte belgelerle iş yapmaya çalışmış olmaları gibi durumlar söz konusu ise terke davet prosedürü işletilmez.

Kimler Sınırdışı Edilemez?

Yabancı sınır dışı edileceği zaman gönderildiği ülkede ölüm – işkence tehlikesi ile karşılaşacaksa bu kişinin deport edilmesi mümkün değildir. Bu konuda gerçekçi emarelerin varlığına bakılır.

Eğer sınır dışı edilecek yabancının gebelik, yaşlılık gibi seyahat engelleri bulunuyorsa bu kişinin gönderilmesi de mümkün değildir.

Kişinin Türkiye’de önemli bir tedavisinin sürüyor olması ve bu tedavinin transfer edileceği ülkede mümkün olmaması veya transfer sürecinin yabancıyı sağlıken kötü etkileyeceği gibi durumlar söz konusu ise gene deport edilme yapılamaz.

Cinsel şiddet, insan ticareti veya önemli derecede fiziksel – psikolojik şiddete maruz kalmış ve tedavileri süren yabancılar da bu kapsamda sınır dışı edilemeyeceklerdir.

Bu kişiler için sınır dışı kararı verilemeyeceği kanunen belirlenmiştir. Ancak sonuçta bu yabancılar da deport edilme şartları üzerlerinde gerçekleşmiş kişilerdir. Bu nedenle sabit bir yerde ikamet ediyor olmaları istenebileceği gibi belirli sürelerde belirli bildirimlerde bulunmaları da kendilerinden istenebilir.

Davanın Açılmasında Zamanaşımı

Deport kararı kaldırma talepli açılan davada zamanaşımı süresi 15 gündür. Kişi sınırdışı edilme kararının kendisine tebliğ veya ibraz edilmesinden itibaren 15 gün içerisinde iptal davasını açmalıdır.

Terke davet prosedüründe yabancıya ülkeyi terketmesi için en az 15 gün olacak şekilde bir süre tanınır. Yabancının bu süre içinde ülkeyi terketmemesi halinde yakalanarak geri gönderme merkezine transfer edilmesi gibi zorlu hukuki prosedür işletilir.

Kişiye deport kararı ile birlikte işlenen kodların iptali sürenin geçmesi ile gerçekleşmez. Bu kodlar ancak dava açarak kaldırılabilir. Bunun için herhangi bir hak düşürücü zamanaşımı süresi söz konusu değildir.

Deport Kararı Kaldırmada Görevli ve Yetkili Mahkeme

Deport kararının iptaline yönelik olarak açılacak olan iptal davasında görevli mahkeme idare mahkemeleridir. Sınır dışı edilme kararı idari bir işlem olması dolayısıyla hukuka uygunluğunu denetleyecek olan da idare mahkemesidir.

Yetkili mahkeme de idari işlem niteliğinde olan bu kararı veren idarenin bulunduğu yer mahkemesidir. Yani hakkında deport kararı uygulanan yabancı bunun iptali için açacağı davayı işlemi uygulayan idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde açmalıdır.

Yabancı hakkında verilen deport kararının nedenine bağlı olarak kişiye verilen kodun iptali ve kaldırılması için açılacak davada da görev ve yetki kuralı aynıdır. Yani kodu kişinin siciline işleyen idarenin bulunduğu yer idare mahkemesinde dava açılmalıdır.

İşten mi Çıkarıldınız? İşe İade Hakkınız Var Mı? İşe İade Koşulları Nelerdir?

4857 Sayılı İş Kanunu, iş güvencesi hükümleri ile işveren tarafından yapılan sözleşmenin sona erdirilmesi serbestisini kaldırmıştır. İş sözleşmesinin feshinin geçerli olmasını yasada belirlenen nedenlere bağlamış, feshin geçersiz yapılması halinde işçiye işe geri dönmeyi talep etme hakkı ve işçinin boşta geçirdiği süreye ilişkin olarak en Çok dört aya kadar ücretin Ödenmesi imkanını tanımıştır. İş güvencesi kapsamında açılan işe iade davası sonucunda iş sözleşmesinin feshinin geçersizliği mahkeme tarafından hükmedilerek işçinin bir ay içerisinde yeniden işe başlatması zorunlu hale getirilmiştir. İşçinin işe başvurusu sonucu, işveren işçiyi bir ay içerisinde işe başlatmaz ise, işçiye en Çok sekiz aylık ücreti tutarında işe başlatmama tazminatını da işveren Ödemekle yükümlü olur.

İşe İade Davası AÇabilmek İÇin Gerekli Olan Koşullar 
  1. 1.  Belirsiz Süreli İş SÖzleşmesi ile Çalışıyor Olmak 

İş Kanunu’na göre iş sözleşmesi belirli ve belirsiz süreli iş sözleşmesi şeklinde olabilmektedir. Bu ikili ayrım sözleşmenin sona ermesi halinde Önem arz etmektedir. Onun dışında kural olarak Çalışma koşulları açısından her iki sözleşme arasında farklılık bulunmamaktadır. İş Kanunu’nun 11. Maddesinde belirtildiği üzere, iş ilişkisinin bir süreye bağlı olarak yapılmadığı durumlarda sözleşme belirsiz süreli sayılır.

Kural olarak belirli süreli iş sözleşmesinde, taraflarca belirlenen süre sonunda iş sözleşmesi kendiliğinden sona ereceğinden İş Kanunu’nda belirli süreli Çalışan işçilerin işe iade davası açma hakkı bulunmamaktadır. 

Ancak İş Kanunu’nda belirli süreli iş sözleşmesinin esaslı bir neden olmadıkça birden fazla kez üst üste yapılması yasaklanmış, bunun olması halinde iş sözleşmesinin başından itibaren belirsiz süreli kabul edileceği belirtilmiştir. Böyle bir durumda da işçinin işe iade davası açma hakkı bulunmaktadır. 

  1. 2.  İş SÖzleşmesinin İşveren Tarafından Feshedilmesi 

İş sözleşmesinin işveren tarafından sona erdirilmesi halinde işe iade davası açılabilmektedir. İşçi tarafından yapılan fesihlerde, işçinin işe iade davası açma hakkı bulunmamaktadır. 

  1. 3. İşyerinde en az 30 İşÇi Çalışması 

İşe iade davası açmak isteyen işçinin ayrıldığı işyerinde en az 30 işçi Çalışıyor olmalıdır. İşverenin aynı işkolunda birden fazla işyerinin bulunması halinde, işyerinde Çalışan işçi sayısı, bu işyerlerinde Çalışan toplam işçi sayısına göre belirlenir.

  1. 4. İşçinin en az 6 Aylık Kıdeminin Olması 

İşe iade davası açılabilmesi için bir diğer koşul da işçinin işyerinde en az 6 aylık kıdeminin olmasıdır. Bu süreden daha az bir zaman diliminde Çalışmış olan işçi bu korumadan yararlanamayacaktır. 6 aylık kıdem hesaplanırken İş Kanunu’nun “Çalışma süresinden sayılan haller” başlıklı 66. maddesindeki süreler dikkate alınacaktır. Altı aylık kıdem, aynı işverenin bir veya değişik işyerlerinde geçen süreler birleştirilerek hesap edilmelidir. Yer altı işlerinde Çalışan işçilerde kıdem şartı aranmaz.

  1. 5.  İş SÖzleşmesinin Feshinin GeÇerli bir Sebebe Dayanmaması 

İşçi ancak işveren tarafından yapılan feshin geçerli bir nedene dayanmaması halinde işe iade davası açabilecektir. İş Kanunu’nun 18. maddesinde Özellikle aşağıda yazılı hususlar geçersiz fesih nedeni olarak sayılmıştır. Yani aşağıdaki hallerde, iş sözleşmesi geçersiz feshedilmiş sayılır.

  • Sendika üyeliği veya Çalışma saatleri dışında veya işverenin rızası ile Çalışma saatleri içinde sendikal faaliyetlere katılmak. 
  • İşyeri sendika temsilciliği yapmak. 
  • Mevzuattan veya sÖzleşmeden doğan haklarını takip veya yükümlülüklerini yerine getirmek için işveren aleyhine idari veya adli makamlara başvurmak veya bu hususta başlatılmış sürece katılmak. 
  • Irk, renk, cinsiyet, medeni hal, aile yükümlülükleri, hamilelik, doğum, din, siyasi görüş ve benzeri nedenler. 
  • İş Kanunu’nun 74. maddede ÖngÖrülen ve kadın işÇilerin Çalıştırılmasının yasak olduğu sürelerde işe gelmemek. 
  • Hastalık veya kaza nedeniyle İş Kanunu’nun 25. maddenin (I) numaralı bendinin (b) alt bendinde ÖngÖrülen bekleme süresinde işe geÇici devamsızlık. 
  1. 6.  İşveren Vekili Olmamak 

İş Kanunu’nun 2. maddesinde işveren vekili, “işveren adına hareket eden ve işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde gÖrev alan kimseler” olarak tanımlanmıştır.

İş Kanunu’nun 18. Maddesinin son fıkrası gereğince; işletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekili ve yardımcıları ile işyerinin bütününü sevk ve idare eden ve işçiyi işe alma ve işten Çıkarma yetkisi bulunan işveren vekilleri işe iade davası açamayacaklardır.

Dava AÇma Süresi 

İş sözleşmesi feshedilen işçi, geçersiz olduğunu düşündüğü fesih bildiriminin tebliğinden itibaren bir ay içinde, İş Mahkemeleri Kanunu hükümleri aracılığıyla, işe iade talebiyle arabulucuya başvurmak zorundadır. Bu süre içinde işçi müracaat etmediği takdirde, hak düşürücü süre olması sebebiyle, işçi işe iade edilme hakkını kaybedecektir. İşverenin ihbar Öneli fesih bildirimi yapması durumunda; ihbar süresi sonundan itibaren değil, fesih bildiriminin işçiye tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde arabulucuya müracaat edilmelidir. 

İşe İade Davasında İspat Yükü 

İş sözleşmesinin feshinin geçerli bir nedenle yapıldığını ispat etmekle yükümlü olan taraf işverendir. Eğer işçi feshin başka bir sebebe dayandığını iddia ediyor ise bu durumda ispat yükü işçi de olacaktır. 

Fesih Bildirimin Şekli ve İÇeriği 

Haklı sebeple de olsa iş akdini fesheden işveren bu açıklamasını işçiye ulaştırmakla yükümlüdür. İş Kanunu’nun 19. maddesine gÖre işveren tarafından yapılan fesih bildiriminde yazılı şekle uyulmalı ve fesih sebebinin açık ve kesin olarak belirtilmesi gerekmektedir. Fesih bildiriminin yazılı ve gerekçeli olması işçinin işe iade davası açması durumunda ispat kolaylığı sağlamaktadır. 

İşçinin Savunmasının Alınmaması 

Bir işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesi, hakkındaki iddialara karşı savunması alınmadan davranışı veya verimi ile ilgili nedenlerle feshedilemez. İş Kanunu’nda savunmanın ne şekilde alınması gerektiği belirtilmemiş ise de yazılı olarak savunma alınması uygun olmaktadır. 

İşverenin İşÇiyi İşe Başlatmaması Halinde İşverenin Ödeyeceği Tazminat 

İşveren, işçiyi başvurusu üzerine bir ay içinde işe başlatmaz ise, işçiye en az dört aylık ve en Çok sekiz aylık ücreti tutarında tazminat Ödemekle yükümlü olur. Ayrıca işveren, (İşçiyi işe başlatması ihtimali de dahil) mahkeme kararının kesinleşmesine kadar Çalıştırılmadığı süre için işçiye en Çok dört aya kadar doğmuş bulunan ücret ve diğer hakları da Ödemek zorundadır.

Davanın Kabulü Halinde İzlenecek Yollar 

Mahkeme tarafından feshin geçersizliğine ve işçinin işe iadesine karar verilmesi halinde, kesinleşmiş mahkeme kararının işçiye tebliğ edilmesinden itibaren on iş günü içerisinde işçi, işe iade talebiyle işverene başvurmak zorundadır. Süresinde işverene başvuran işçi, bir ay içerisinde işe başlatılmalıdır. Eğer işveren işçiyi işe başlatmaz ise, kararın kesinleşmesine kadar işçinin boşta kaldığı en Çok dört aylık ücreti ile en Çok sekiz aylık ücreti tutarındaki işe başlatmama tazminatını işveren Ödemek zorundadır. 

Davanın Reddi Halinde İzlenecek Yollar  

İşe iade davası red olunmuş olsa bile işçinin kendisine verilmeyen kıdem, ihbar tazminatı ve fazla mesai alacağı ve diğer yasal işçilik hakları ayrı bir dava ile işverenden istenebilecektir. 

TİCARET MAHKEMESİ GÖREV YETKİLERİ


Asliye Ticaret Mahkemesi Görev ve Yetkileri kanunda ayrıntılı olarak belirlenmiş olup hukuk muhakemeleri kanunu mahkemelerin görev ve yetkileri kapsamında değerlendirilmiştir.

Asliye Ticaret Mahkemesi Nedir?

Dava konusunda herhangi bir miktar ve sınır olmaksızın ticari davaların görüldüğü mahkemelere asliye ticaret mahkemesi denir. Asliye ticaret mahkemeleri nitelik olarak özel bir mahkemedir. Asliye ticaret mahkemesinde görülen ticari davalar mutlak ticari dava ve nispi ticari dava olarak ikiye ayrılır.

  • Mutlak ticari dava : Kanunlarda ve özellikle Türk Ticaret Kanunu’nda ticari dava oldukları belirtilen ve asliye ticaret mahkemesinde görülecekleri açıkça yazılan davalar mutlak ticari davadır. Bir davanın mutlak ticari dava olması için tarafların tacir olmasına ya da dava konusunun ticari bir iş olmasına gerek yoktur.
  • Nispi ticari dava : Eğer bir hukuk davasında tarafların ikisi de tacirse ve bu dava ticari işletmelerle ilgiliyse, hukuk davası ticari dava sayılır. Bu tip davalara da nispi ticaret davası denir. Fakat bir davanın nispi ticaret davası olması için iki tarafında tacir olması ve iki tarafında ticari işletmesiyle ilgili olması gerekir.

Asliye Ticaret Mahkemesinin Görevleri

Asliye ticaret mahkemesi bir özel mahkemedir. Bu nedenle sadece kanunda belirtilen davalara bakmakla görevlidir. Asliye ticaret mahkemesi her yargı bölgesinde yer almayabilir. Asliye ticaret mahkemesinin bulunmadığı yerlerde genel mahkeme olan asliye hukuk mahkemesi görevlidir. Asliye ticaret mahkemesinin görevli olduğu davalar genellikle teknik bilgi isteyen, karmaşık davalar olabilmektedir. Bu nedenle asliye ticaret mahkemesinin görev alanındaki davaların bir hukuk bürosu aracılığı ile sürdürülmesi önemlidir. Asliye ticaret mahkemesinin görevli olduğu davalar şu şekildedir;

  • Türk Ticaret Kanunu ve diğer kanunlarda ticari dava olarak kabul edilen davalar.
  • Her iki tarafın tacir olduğu ve davanın her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili olduğu davalar.

Kural olarak asliye ticaret mahkemesi tek hakimli bir mahkemedir. Fakat bazı hallerde üç kişilik bir hakim heyeti davaya bakmaktadır. Üç kişilik hekim heyetince asliye ticaret mahkemesinde görülecek olan davalar şunlardır;

  • Konusu parayla ölçülebilen davalarda dava değeri 300.000 (üçyüzbin) TL olan davalar.
  • Türk Ticaret Kanunu’nda hakimin kesin olarak karara bağlayacağı öngörülen davalar.
  • Tahkim yargılamasıyla ilgili davalar.
  • İflastan ve konkordatodan kaynaklanan davalar.
  • Şirketlerin organları, tasfiyeleri ve fesihlerine ilişkin davalar.

Asliye Ticaret Mahkemesinin Yetkisi

Yetki kavramı davanın nerede açılması gerektiğini gösterir. Bir ticari davada hangi asliye ticaret mahkemesinin yetkili olduğu Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nca belirtilmiştir. Genel yetkili asliye ticaret mahkemesi davanın açıldığı tarihte davalının yerleşim yerindeki asliye ticaret mahkemesidir. Fakat bazı davalar için özel yetki belirlenmiş olabilir. Bu davalarda hem özel yetkili olan asliye ticaret mahkemesi hem de genel yetkili olan asliye ticaret mahkemesi yetkili kabul edilir. Yani özel yetkinin bulunduğu davalarda dava her iki yetkili mahkemede de açılabilir.

Bir dava türü için kesin yetki kuralı öngörülmüş olabilir. Kesin yetki kuralının öngörüldüğü asliye ticaret mahkemesinde görülecek davalarda yalnızca kanunda bahsedilen mahkeme yetkilidir. Bu şekilde bir kesin yetki belirlenmişse genel ve özel yetkili mahkemelerin yetkisi geçersiz olur. Asliye ticaret mahkemesinde görülen davalarda kesin yetki kuralları şu şekildedir;

  • Şirketlerin, ortaklık ve üyelik ilişkileriyle sınırlı olmak kaydıyla, ortaklarına ve üyelerine karşı açılacak davalarda şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesi kesin yetkilidir.
  • Can sigortalarıyla ilgili davalarda sigorta ettirenin, lehtarın ya da sigortalının lehine veya aleyhine açılan davalarda bu kişilerin yerleşim yerindeki asliye ticaret mahkemesi kesin yetkilidir.

Asliye Ticaret Mahkemesi Hangi Davalara Bakar?

Asliye ticaret mahkemesi Türk Ticaret Kanunu ve diğer kanunlarda ticari dava olarak kabul edilen davalar ile her iki tarafın tacir olduğu ve davanın her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili olduğu davalara bakar. Asliye ticaret mahkemesinin baktığı davalar tarafların tek başlarına yürütmelerinin zor olduğu davalardır. Bu nedenle bu davalarda ticaret hukuku alanında deneyimli bir avukattan destek almak tavsiye edilir. Asliye ticaret mahkemesinin baktığı davalardan bazıları şu şekildedir;

  • Çek, senet ve bono ile ilgili davalar
  • İflas davası
  • Rekabet yasağı davası
  • İşletmenin veya malvarlığının devralınması, birleşmesi ve tür değiştirmesiyle ilgili davalar
  • Komisyon sözleşmesiyle ilgili davalar
  • Ticari temsilciler ve ticari vekillerle ilgili davalar
  • Sigorta ile ilgili davalar
  • Kredi mektubu ve kredi emriyle ilgili davalar
  • Bankalara ve diğer finansal kuruluşlara ödünç para verme ile ilgili davalar

Asliye Ticaret Mahkemesi Kararına Karşı İstinaf Yoluna Başvuru

Asliye ticaret mahkemesi kararının yanlış ya da eksik olduğunu düşünen taraf istinaf yoluna başvurabilir. Asliye ticaret mahkmesinin verdiği nihai kararlar ve ihtiyati haciz ve tedbir kararlarının yanlış ya da eksik olduğu iddiasıyla istinafa gidilebilir. Fakat asliye ticaret mahkemesinin verdiği ara kararlar istinafın konusu olamaz. Asliye ticaret mahkemesinde görülen bir malvarlığıyla ilgili davada istinafa gidebilmenin önkoşulu dava konusu değerin 2018 yılı itibari ile 3.560 TL’den fazla olmasıdır.

Asliye ticaret mahkemesi kararına karşı istinafa gitmek isteyen taraf bölge adliye mahkemesine bir dilekçe ile başvurmalıdır. Başvurulacak bölge asliye mahkemesi kararı veren asliye ticaret mahkemesinin bulunduğu yerdeki mahkemedir. Dilekçeden istinafa başvurma sebebi açık bir şekilde yazılmış olmalıdır. Asliye ticaret mahkemesinin ilamı taraflara tebliğ etmesinden itibaren 2 hafta içerisinde taraflar istinaf yoluna başvurabilir. İstinafa başvuru için verilen dilekçeye karşı taraf bu dilekçenin kendisine tebliğ edilmesinden itibaren 2 hafta içerisinde cevap dilekçesi vermelidir. Asliye ticaret mahkemesinin kararını yanlış ya da eksik bulan kişinin istinafa başvurabilmesi için bu durumdan bir menfaatinin bulunması gerekir. Asliye ticaret mahkemesinin kararına karşı başvurulan istinaf yolunda mahkeme başvuruyu haklı bulursa üç çeşit karar verebilir;

  • Asliye ticaret mahkemesi kararının kaldırılarak davanın mahkemeye geri gönderilmesi.
  • Asliye ticaret mahkemesi kararının kaldırılarak davanın tamamen ya da kısmen kabul edilmesi.
  • Asliye ticaret mahkemesi kararının kaldırılarak davanın reddedilmesi.

Asliye Ticaret Mahkemesi Kararına Karşı Temyiz Yoluna Başvuru

Temyiz, istinaf kararlarına, yani bölge adliye mahkemesi kararlarına karşı başvurulan bir yoldur. Asliye ticaret mahkemesinin kararına karşı doğrudan temyize başvurulamaz, önce istinafa başvurulması gerekir. Temyiz yolunda yalnızca bölge adliye mahkemesinin verdiği kararın hukuka uygunluk denetimi yapılır, yeni bir inceleme yapılarak yeni bir karar verilmez. Asliye ticaret mahkemesinin görev alanına giren bir davayı temyize götürebilmek için dava konusunun değeri 2018 yılı itibari ile 47.530 lirayı geçmelidir.

Temyiz yoluna başvurmak isteyen taraf istinaf yolunda verilen nihai kararın tebliğinden itibaren 2 hafta içerisinde bu başvuruyu gerçekleştirmelidir. Karşı taraf başvuruda bulunan iddialara cevap vermek için temyize başvuru dilekçesinin kendisine tebliğinden itibaren 2 hafta içinde ise cevap dilekçesi verilmelidir. Temyiz incelemesi sonucunda şu kararlar verilebilir;

  • Bozma kararı
  • Onama kararı
  • Düzelterek onama kararı

BOŞANMA İLE BİRLİKTE KADIN ÇOCUĞUNA KENDİ SOY İSMİNİ VEREBİLİR.

T.C YARGITAY 2. Hukuk Dairesi Esas: 2018 / 1306 Karar: 2018 / 4719 Karar Tarihi: 09.04.2018

Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk
Dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı tarafından temyiz edilmekle,
evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Davacı B. Karakol 12.05.2016 tarihli dava dilekçesinde; davalılardan Y. İncel ile 27.02.2015
tarihinde kesinleşen kararla boşandıklarını, ortak çocuk 17.03.2011 doğum tarihli A. E.’nin velayetinin
kendisine verildiğini, okula başlayan ortak çocuğun “İncel” olan soyadı ile kendisinin evlenmeden
önceki soyadı olan “Karakol” soyadlarının farklılığı sebebiyle günlük işlemlerde sorun yaşadığını,
çocukla ilgili işlemlerde annesi olduğunu belgelemek için nüfus kayıt örneği ile boşanma ilamını ibraz
etmek zorunda kaldığını, davalı babanın ortak çocuğa ilgisiz olduğunu, çocukla uzun süredir
görüşmediğini ve nafaka ödemediğini, çocuğun da anne ile çocuğun soyadlarının farklı olmasından
rahatsız olduğunu ve anne ile aynı soyadını taşımak istediğini iddia ederek, ortak çocuğun soyadının
davacı annenin soyadı olan “Karakol” olarak değiştirilmesini talep ve dava etmiş, ilk derece
mahkemesi 18.07.2017 tarihli kararla; “4721 sayılı TMK.nun 321. maddesine göre ana ve baba evli ise
çocuğun ailenin soyadını taşıyacağı, “aile” deyiminden babanın anlaşılacağı, çocuğa soyadı verilmesi
için o çocuğun doğum tarihinde anası ile babasının evli olup olmadığına bakmanın gerekeceği,
soyadının değiştirilmesi istenen 17.03.2011 doğumlu A. E. İ.’in doğum tarihi itibariyle ana ve
babasının evli olduğu, evlilik birliği içinde doğan çocuğun TMK.nun 321.maddesine göre babanın
soyadını aldığı, çocuğun soyadı bu suretle belirlendikten sonra onun soyadını velayet hakkına
dayanarak değiştirmenin Türk Medeni Kanununun 321. maddesindeki düzenleme karşısında mümkün
olmadığı, çocuğun soyadının ancak ergin olduktan sonra Türk Medeni Kanununun 27. maddesindeki
koşulların varlığı halinde kendisi tarafından veya babanın TMK.nun 27. maddesindeki koşulları

kanıtlayarak kendi soyadını değiştirmesi halinde mümkün olduğu, bu iki durum gerçekleşmediği
sürece çocuğun babanın soyadını taşıması gerektiği…” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş,
kararın anne tarafından istinaf edilmesi üzerine İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi
14.11.2017 tarihli kararı ile “…evlilik birliği içinde doğan çocuğun Türk Medeni Kanununun 321.
maddesi uyarınca babanın soyadını aldığı…” gerekçesiyle davacının istinaf talebini esastan reddetmiş,
hüküm davacı anne tarafından temyiz edilmiştir.
Dava münhasıran velayet hakkına sahip davacı annenin ortak çocuğun soyadının kendi soyadı ile
değiştirilmesine yöneliktir.
Yapılan yargılama ve toplanan delillerden; ortak çocuk A. E.’nin tarafların evlilik tarihinden önce
17.03.2011 tarihinde doğduğu, 18.03.2011 tarihinde davalı baba tarafından tanınarak baba ile
soybağının kurulduğu, tarafların 22.08.2011 tarihinde evlendikleri ve 27.02.2015 tarihinde kesinleşen
kararla boşandıkları, boşanma kararı ile birlikte ortak çocuk A. E.’nin velayetinin davacı anneye
bırakıldığı, davacı annenin halen velayet hak ve sorumluluğuna sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Çocuk ile ana arasında soybağı doğumla kurulur. Çocuk ile baba arasında soybağı, ana ile evlilik,
tanıma veya hâkim hükmüyle kurulur. Soybağı ayrıca evlât edinme yoluyla da kurulur (TMK m. 282).
Evlilik dışında doğan çocuk, ana ve babasının birbiriyle evlenmesi hâlinde kendiliğinden evlilik içinde
doğan çocuklara ilişkin hükümlere tâbi olur (TMK m. 292). Çocuk, ana ve baba evli ise ailenin
soyadını taşır. Ancak, ana önceki evliliğinden dolayı çifte soyadı taşıyorsa çocuk onun bekârlık
soyadını taşır (TMK m. 321).
Adın değiştirilmesi, ancak haklı sebeplere dayanılarak hâkimden istenebilir. Adın değiştirildiği nüfus
siciline kayıt ve ilân olunur. Ad değişmekle kişisel durum değişmez. Adın değiştirilmesinden zarar
gören kimse, bunu öğrendiği günden başlayarak bir yıl içinde değiştirme kararının kaldırılmasını dava
edebilir (TMK m.27). Soyadı, bireyin yaşamıyla özdeşleşen ve kişiliğinin ayrılmaz bir unsuru hâline
gelen, birey olarak kimliğin belirlenmesinde en önemli unsurlardan biri ve vazgeçilmez, devredilmez,
kişiye sıkı surette bağlı bir kişilik hakkıdır.
Velayet; ana veya babanın, ergin olmayan çocuklarının veya kısıtlanmış ergin çocuklarının kişi
varlığına, malvarlığına ve bu iki husus hakkında onları temsiline ilişkin sahip oldukları hakların ve
yükümlülüklerin bütününe denir (AKINTÜRK, Turgut: Türk Medeni Kanunu C.2, Aile Hukuku,
İstanbul 2002, s. 400). Velayet, çocuk ergin oluncaya kadar onunla ilgili alınması zorunlu kararları
alma hususunda veliye sorumluluk yükler ve onları yetkili kılar. Bu bakımdan modern hukukta velayet,
bir hak olduğu kadar aslında çocuğun üstün yararının sağlanması bakımından yetki ve sorumluluk da
içerdiğinden, hak ve yükümlülüklerin toplamı olarak kabul edilmektedir. Velayetin nihai amacı, henüz
erginliğe ulaşmamış küçüğün, ileride bir yetişkin olarak gelecekteki hayata hazırlanmasını sağlamaktır
(AKYÜZ, Emine Çocuk Hukuku Çocuk Haklarının Korunması,2012 s.220). 4721 sayılı Kanun’un
velayet hakkına ilişkin 335. maddesinde, ergin olmayan çocuğun, ana ve babasının velayeti altında
olduğu, yasal sebep olmadıkça velayetin ana ve babadan alınamayacağı belirtilmek suretiyle evlilik
ilişkisi süresince velayet hakkının ve bu kapsamdaki yetkilerin ortak kullanımına işaret edilmiş; 336.
maddesinde evlilik devam ettiği sürece ana ve babanın velayeti birlikte kullanacağı, ortak hayata son
verilmesi veya ayrılık hâlinde hâkimin velayeti eşlerden birine verebileceği, ana ve babadan birinin
ölümü hâlinde velayetin sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa ait olduğu hüküm
altına alınmış, velayet hakkı ve içerdiği yetkilerin kullanımı noktasında da eşlerin eşitliği prensibi
yansıtılmaya çalışılmıştır.
Evliliğin feshi veya boşanma hallerinde, velayet hakkı kapsamındaki yetkiler dâhilinde olan çocuğun
soyadının belirlenmesi hususunun düzenlendiği 21.6.1934 tarihli ve 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun 4.
maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “Evliliğin feshi veya boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi
edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği adı alır.” şeklindeki düzenleme Anayasa
Mahkemesinin 8.12.2011 tarihli ve E.2010/119, K.2011/165 sayılı kararı ile iptal edilmiş ve iptal
kararı gerekçesinde, kadın ve erkeğin evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hak ve
sorumluluklara sahip olmaları gereğine yer veren uluslararası sözleşme hükümlerine de atıf yapılmak

ve eşlerin, evliliğin devamı boyunca ve boşanmada sahip oldukları hak ve yükümlülükler bakımından
aynı hukuksal konumda oldukları, erkeğe velayet hakkı kapsamında tanınan çocuğun soyadını seçme
hakkının kadına tanınmamasının, velayet hakkının kullanılması bakımından cinsiyete göre ayırım
yapılması sonucunu doğuracağı belirtilmek suretiyle itiraz konusu kuralın, Anayasa’nın 10. ve 41.
maddelerine aykırı görülmesi nedeniyle iptaline karar verildiği belirtilmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin 25.06.2015 ve 2013/3434 numaralı, 11.11.2015 tarih ve 2013/9880 numaralı,
20.07.2017 tarih ve 2014/1826 numaralı bireysel başvuru kararlarında ise; velayet hakkı tevdi edilen
çocuğun soyadının kendi soyadı ile değiştirilmesi yönündeki talebin, velayet hakkı ve bu kapsamdaki
yetkilerin kullanımı ile ilgili olması sebebiyle Anayasa’nın 20. maddesi kapsamında ele alınması
gereken bir hukuki değer olduğunu, koruma, bakım ve gözetim hakkı veya benzer terimlerle ifade
edilen velayet hakkı kapsamında, çocuğun soyadını belirleme hakkının da yer aldığını, eşlerin evliliğin
devamı boyunca ve boşanmada sahip oldukları hak ve yükümlülükler bakımından aynı hukuksal
konumda olduğunu, erkeğe velayet hakkı kapsamında tanınan çocuğun soyadını belirleme hakkının
kadına tanınmamasının, velayet hakkının kullanılması bakımından cinsiyete dayalı farklı bir muamele
teşkil ettiğini, çocuğun bir aileye mensubiyetinin belirlenmesi amacıyla bir soyadı taşıması ile nüfus
kütüklerindeki kayıtların güvenilirliği ve istikrarının sağlanmasında, çocuğun ve kamunun açık bir
menfaati bulunmakla birlikte, annenin soyadının çocuğa verilmesinin söz konusu menfaatlerin tesisine
olumsuz etkilerinin kesin olarak saptanması gerektiğini ve başvurulara konu yargısal uygulamaların
ölçülü olduğunun kabul edilemeyeceğini belirterek, eldeki somut olaya benzer nitelikteki başvurulara
konu yargısal kararlarda Anayasa’nın 20. maddesi ile birlikte değerlendirilen Anayasa’nın 10.
maddesinde güvence altına alınan ayrımcılık yasağının ihlal edildiğine karar verilmiş, aynı kararlarında
ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili
mahkemesine gönderilmesini de kararlaştırmıştır.
Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru sonucunda verdiği ihlal kararları, soyut ve somut norm
denetiminden farklı olarak, sadece başvuruda bulunan kişi ve başvuruya konu idari işlem ya da karar
açısından geçerli ve bağlayıcıdır. Anayasa Mahkemesinin saptadığı hak ihlalinin, mahkeme kararından
kaynaklandığını belirleyen ve Kuruluş Kanununun 50. maddesinin (2.) fıkrasında dayanarak aldığı
“ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapılmasına” ilişkin kararı karşısında,
ilk derece mahkemelerinin başvuru konusu somut olay ve kişi bakımından artık başka türlü karar
vermesine olanak yoktur. Ne var ki, yukarıda açıklanan velayet hakkına sahip annenin ortak çocuğun
soyadının kendi soyadı ile değiştirilmesine yönelik açılan başkaca davalarda yapılan benzer yargısal
kararların, bireysel başvuru konusu yapılması Halinde Yüksek Mahkemece, bundan sonra da hak
ihlalinin tespit edileceği ve ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yolunun
açılacağı da muhakkak gözükmektedir. Anayasanın ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile
Türkiye’nin taraf olduğu eki protokollerin ortak koruma alanında bulunan “temel hak ve özgürlüklerin
ihlal edildiği iddialarının” öncelikle genel yargı mercilerinde olağan kanun yollarında çözüme
kavuşturulması asıldır.
Anayasa Mahkemesi’nin bu kararları kapsamında; “Çocuğun Üstün Yararı” ilkesinin de irdelenmesi
gerekmektedir. Bu ilkenin en genel anlamdaki tanımı, çocuğun yararlarının her zaman ve her koşulda
öncelikle korunması olup, çocuk hukukunda karşılaşılan tüm sorunlarda, görevli ve yetkililere yol
gösteren, çocuk yararına çözümün tercih edilmesini emreden, zayıfı, güçlüye karşı koruyan en üst
ilkedir (AKYÜZ, Emine Çocuk Hukuku Çocuk Haklarının Korunması, 2012 s. 10). Çocuğun üstün
yararı, çocuğu ilgilendiren her işte göz önüne alınması zorunlu olan ve belirli bir somut olayda çocuk
için en iyisinin ne olduğunu belirlemede dikkate alınan bir ölçüt, bir kılavuzdur. Çocuğun üstün yararı
çocuğun haklarını garanti altına alan bir işlev de üstlenmektedir (YÜCEL, Özge Ufuk Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Dergisi Cilt 1 Sayı 2, Aralık 2013, s. 117-137). Esasın da çocuğun üstün yararına
gereken önemin verilmesi, yalnızca çocuğun ya da ana babanın değil, toplumun da menfaatinedir.
Çünkü çocuğun sosyal, kültürel, fiziksel ve psikolojik yönden olumlu gelişimi, ilerde toplumda zararlı
davranışlarının ortaya çıkmasını da engelleyecektir (BAKTIR, Çetiner Selma, Velayet Hukuku,
Ankara 2000 s.33).
Somut olayda, velayet hakkına sahip davacı anne, soyadlarının farklı olmasından çocuğun rahatsız

olduğunu ve anne ile aynı soyadını taşımak istediğini ileri sürmüş olup, davacı tanıkları da davalı
babanın çocuğuna ilgisiz olduğunu, yaklaşık üç yıldır babanın çocuğunu görmeye gelmediğini,
çocuğun birlikte yaşadığı anne ile aynı soyadını taşımamaktan rahatsız olduğunu, anne ile aynı
soyadını taşımak isteğini sürekli dile getirdiğini, kendisini tanıtırken soyadını annenin soyadı olan
“Karakol” olarak ifade ettiğini beyan etmişlerdir. Çocuğun soyadının annenin soyadı ile değiştirilmesi
halinde çocuğun üstün yararı bakımından ruhsal gelişiminin olumsuz etkileneceği ileri sürülmediği
gibi, az önce açıklanan tanık beyanlarından çocuğun soyadının annenin soyadı olarak değiştirilmesinin
çocuğun üstün yararına olabileceği anlaşılmaktadır.
Tüm bu açıklamalar ışığında; velayet hakkı tevdi edilen annenin çocuğun soyadının kendi soyadı ile
değiştirilmesi yönündeki talebinin velayet hakkı kapsamındaki yetkilerin kullanımı ile ilgili olduğu,
velayet hakkı kapsamında çocuğun soyadını belirleme hakkının da yer aldığı, aynı hukuksal konumda
olan erkeğe velayet hakkı kapsamında tanınan çocuğun soyadını belirleme hakkının kadına
tanınmamasının velayet hakkının kullanılması bakımından cinsiyete dayalı farklı bir muamele teşkil
edeceği, evlilik birliği içinde doğan çocuğun taşıdığı ailenin soyadını, evlilik birliğinin sona ermesi ile
kendisine velayet hakkı tevdi edilen annenin kendi soyadı ile değiştirmesini engelleyici yasal bir
düzenlemenin bulunmadığı, somut olayda söz konusu değişikliğin çocuğun üstün yararına da aykırı
bulunmadığı ve çocuğun soyadı değişmekle kişisel durumunun değişmeyeceği (TMK m. 27) dikkate
alındığında, Anayasa Mahkemesinin benzer olaylarda verdiği hak ihlaline ilişkin kararları da
gözetilerek, davanın kabulüne karar vermek gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru
olmayıp, hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan sebeple İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesinin 14.11.2017
tarihli kararının KALDIRILMASINA, ilk derece mahkemesi olan İzmir 8. Aile Mahkemesinin
18.07.2017 tarih 2017/11 esas, 2017/523 karar sayılı kararının BOZULMASINA, dosyanın adı geçen
ilk derece mahkemesine gönderilmesine, kararın bir örneğinin de adı geçen bölge adliye mahkemesi
hukuk dairesine gönderilmesine, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine
OYBİRLİĞİYLE karar verildi. 09.04.2018

UZUN SÜRE AYNI EVDE KÜS YAŞAMAK BOŞANMA SEBEBİDİR.

Dava ve Karar: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen,
yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı-karşı davacı erkek tarafından kendi davasının
reddi, kusur belirlemesi ve tazminatlar yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp
düşünüldü:
1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin
takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacı erkeğin aşağıdaki bendin kapsamı
dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2- Mahkemece, davacı-karşı davalı kadının davası kabul edilerek boşanma kararı verilirken davalıkarşı davacı erkeğin davası reddedilmiş ise de; yapılan yargılama ve toplanan delillerden, davacı-karşı
davalı kadının, birlik görevlerini yerine getirmediği, yatağını ayırdığı, uzun süre aynı evde küs yaşadığı
ve buna göre davalı-karşı davacı kadının da kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, davalı-karşı
davacı erkeğin boşanma davasının da kabulü gerekirken, yazılı şekilde reddi doğru değil ise de;
kadının davasında verilen boşanma hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşmekle erkeğin boşanma davası
konusuz kalmıştır. Bu sebeple mahkemece, erkeğin davası yönünden dava konusuz kaldığından “Karar
verilmesine yer olmadığına” dair hüküm kurmak ve davadaki haklılık durumuna göre yargılama
giderleri ve vekalet ücreti konusunda karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma
kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin ise yukarıda l. bentte gösterilen sebeple
ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15
gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi. 07.02.2017

TUTUKLAMA NEDİR? ŞARTLARI NELERDİR?

Tutuklama, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenen koruma tedbirlerinden olup, şüpheli ya da sanığın hükümden önce özgürlüklerinin hâkim veya mahkeme kararı ile kısıtlanmasını sağlayan bir koruma tedbiridir.

Tutuklamanın şartları;

Kuvvetli suç şüphesi
Tutuklama nedenlerinin varlığı
Kaçma şüphesi
Delilleri karartma şüphesi
Yasal karineler
Tutuklama yasağının bulunmaması
Muhakeme şartının gerçekleşmesi
Sanığa güvence belgesi verilmemiş olması
Orantılılık
Hâkim veya mahkeme kararı sıralayabiliriz. Tutuklama, bir tedbir olup, öne çekilmiş bir ceza değildir. Bundan ötürü, tutuklama kararı verilirken, verilen tutuklama kararının öne çekilmiş bir ceza olarak uygulanıp, masumiyet karinesini ihlal edilip edilmediğinin denetimi, tutuklama kararlarının gerekçesi ile mümkündür.

Ülkemizdeki tutuklama uygulaması, tutuklamanın hukuki niteliğinin tamamen göz ardı edilmesi, tutuklamaya “ön ceza” veya “yargısız ceza” işlevinin tanınması şeklinde olmaktadır. Yargılamanın makul sürede bitirilememesi ile tutuklama süresinin makul olmaması arasında bir sebep-sonuç ilişkisi meydana gelmektedir. Bu durumun kamuoyunda yargıya güveni azalttığı kuşkusuzdur.

Etkin Pişmanlık Nedir? Kimler Etkin Pişmanlıktan Faydalanmalı ?

Eyl 5, 2021 , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , - Yazar: admin

3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu (TMK)’nun 7. maddesine göre terör örgütü üyeleri 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK)’nun 314. maddesi uyarınca cezalandırılır. Ancak etkin pişmanlık göstererek örgüte ilişkin bilgiler veren terör örgütü üyesi hakkında TCK’nın 221. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümleri uygulanacak ve terör örgütü üyeliği suçundan dolayı ceza verilmeyecek ya da cezada belirli oranda indirim yapılacaktır. Bu maddeye göre cezasızlık hali için terör örgütü üyesinin örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeksizin, gönüllü olarak örgütten ayrıldığını ilgili makamlara bildirmesi (221/2), örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeksizin, yakalanması halinde pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını ya da mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi (221/3) ya da gönüllü olarak teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi vermesi (221/4) gerekmektedir. Kişinin TCK’nın 221/4. maddesinde belirtilen bilgiyi yakalandıktan sonra vermesi halinde terör örgütü üyeliği suçundan verilecek cezada indirim yapılacaktır. Etkin pişmanlıktan yararlanabilmek için terör örgütü üyesi samimi bir şekilde örgüte dair yararlı bilgiler vermelidir. Bu çalışmada öncelikle suç örgütü, terör, terör örgütü ve terör örgütü üyeliği suçuna ilişkin kavramlar ile açıklamalara yer verilmiş, sonrasında ise terör örgütü üyeliği suçunda etkin pişmanlık hükümlerinin ne şekilde uygulanacağı anlatılmıştır.

TCK’nın 314/3. maddesine göre suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin olarak TCK’nın 221. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümleri terör örgütü üyeliği suçu için de uygulanacaktır.
Örgütlü suçlarda etkin pişmanlığın amacı, bir yandan örgütlü suçlar
bakımından stratejik önemi nedeniyle en etkili bilgi edinme ve mücadele
araçlarından olan örgütün kendi mensuplarını kullanmak, diğer taraftan
da suç işlemeyi önlemek, mensup olduğu yasa dışı örgütün amaçladığı
suçun işlenmesine engel olanları ve işlediği suçtan pişmanlık duyanları
cezalandırmayarak ya da cezasında indirim yaparak yeniden topluma
kazandırmaktır.5237 sayılı TCK öncesinde, bazı kanunlarda terör örgütü üyelerine yönelik etkin pişmanlık düzenlemeleri yapılmıştır. Bunlardan ilki 25.3.1988 tarihli ve 3216 sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun’dur. Kanunun yürürlük süresinin bitmesiyle sırası ile 3419, 3618, 3853, 4085, 4450, 4537 sayılı Kanunlar yürürlüğe girmiştir. Son olarak ise 29.07.2003 tarihli 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu yürürlüğe sokulmuştur. Söz konusu kanunların ortak yönü, süreli olmaları, sadece terör örgütü üyeleri için etkin pişmanlık düzenlemeleri içermeleri ve örgüt kurucuları ya da yöneticilerinin
kapsam dışı bırakılmasıydı.62 5237 sayılı TCK’nın 221. maddesi ile etkin
pişmanlık belirli şartlar dâhilinde tüm örgüt mensupları için süre sınırlaması olmaksızın geçerli hale getirilmiştir.
Terör örgütü üyeliği suçunda etkin pişmanlık hükümleri bir af yasası
olmayıp, terör örgütlerinin insan kaynağının kurutulabilmesi, alınabilecek
diğer tedbirlerle birlikte bu örgütlerin etkisizleştirilip ortadan kaldırılmaları, geçmişte meydana gelen terör eylemlerinin aydınlatılabilmesi, bu örgütlerin gelecekte işleyebilecekleri suçların engellenmesi ve terör örgütüne üye olanların tekrar topluma kazandırılabilmelerini sağlar.

Etkin pişmanlık, suçun tamamlanmasından sonra failin pişmanlık gösteren
birtakım davranışlar sergilemesi sonucu, cezayı ortadan kaldıran ya da
cezada indirim yapılmasını gerektiren durumdur. Etkin pişmanlık genel bir
hüküm değildir. Sadece kanunda düzenlenen suçlarda söz konusu olur. Terör örgütü üyeliği suçu etkin pişmanlığın mümkün olduğu suçlardandır. TCK’nın 221. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümleri Kanun’un 314/3. maddesindeki atıf dolayısıyla terör örgütü üyeliği suçu için de geçerlidir. TCK’nın 221. maddesindeki şartlar gerçekleştiğinde kişiye terör örgütü üyeliği suçu sebebiyle ceza verilmeyecek ya da cezasında indirim yapılacaktır. Ancak kişi, terör örgütünün faaliyeti kapsamında herhangi bir suç işlemiş ise bu suçtan dolayı cezalandırılacaktır.
Terör örgütlerinin çözülmesini sağlayabilmek, insan kaynağını kurutabilmek ve pişman olan terör suçlularını yeniden topluma kazandırabilmek bakımından etkin pişmanlık oldukça önemlidir.
Etkin pişmanlık hükümleri uygulanırken dikkatli davranılmalı, mahkemeleri yanıltıcı, kendisini kurtarmak için başkalarına suç atfetmeye yönelik bilgi verenlerle, samimi bir şekilde örgüte dair bilgi verenler birbirinden ayrılmalıdır.
Terör örgütü, amaç ve ideolojisini mensuplarına endokrine etmekte, onların beyinlerini yıkamakta ve bu kişilerin iradelerini örgüte teslim ederek, verilecek emirleri sorgulamaksızın yerine getirmelerini sağlamaktadır. Dolayısıyla, uzun yıllar terör örgütü içerisinde yer alan kişilerin örgütten kopmaları zor olmaktadır. Mahkemeler bu hususu göz önünde bulundurmalıdır. Etkin pişmanlık değerlendirmesi yapılırken terör örgütü üyesinin, örgütte geçirdiği süreyi, görevini, örgüt içi ilişkilerini ve kişiliğini dikkate alarak onların örgütle bağını koparacak ve yeniden topluma kazandıracak şekilde hareket edilmelidir.

Whatsapp ile ulaşın bize
Whatsapp'a gönder
Bu Sayfadaki İçeriği KOPYALAYAMAZSNIZ !!!